Şık ve şapkalı harfler altına gizlenmiş bir güz sancısıydı aşk , kelimelerse üryan . Ve ben gözyaşlarıyla filizlenen , filizlendikçe küçülen bir güzebakan. Huzuru bulurdum ben de bazı zaman ya da buldum sanırdım. Ne zaman buldum desem bir yaralı ağlardı tepemden. Filizlenirdim durmadan. Acıya , acıttıkça kana , kanadıkça yaraya filizlenirdim. Yıkılırdım. Çünkü güzebakan feraşeleri hiç aşk’a filizlenmez ! Kök salar hüzünlere durmadan.
Caddeler bile bıkardı halinden , belediye lambaları yanar sönerdi umarsızca. Loş ışığı gören tüm gözyaşları bulutlardan süzülürdü yavaşça.
Usul usul yağardı yağmur. Ne zaman karışsa yağmur toprağa yayılırdı ölen aşkların kokusu . Kan kokardı. Yok yok , kin kokardı ! Keskin ve yakıcı kin kokardı. Gelindolu boğazından aşk dolu damatlar geçmeye çalışırdı. Mayınlar ! Tenleri esmer , tenleri sarışın mayınlar. Damatlığa leke sürülmez , gelinlik kızarrıdı utancından. Gelindolu boğazı… Çok can yakardı. Gündüz karanlık gece aydınlık sokaklarının kaldırımları boş gezmez piyasaya çıkar ikinci el aşklar. İlla her akşam bir kavga olur yeniden. Denize dökülür düşman. Menekşe rengi bir deniz. Vurulan gelinler. Hakim olunamayan nefsler ve sanılgılar. Ne zaman yağmur yağsa kan kokmazdı işte bu yüzden ! Kin kokardı pis boğaz.
Gelinler toparlanırdı zor olsa da , güfteler yükselirdi. “Unuttum , unutuluyor bak.” Kocaman bir yalan . Unutmak kolay değil unutulduktan sonra. Çünkü tanışmış olmayı kötü olaylar yok edemiyor. Her gün yüz yüze geldiğin insanı tanımıyormuş gibi yaparak , sokağın başında gördüğün andan itibaren huzursuz oluyorsan şayet…
- Tanrı aşkına sebastian ! Kimi kandırıyoruz biz? Görüyorsun güzebakan da aşık.
Velhasıl şurada kaldık, ne diyorduk. Köşebaşı. Huzursuz oluyorsan şayet , suratına bakmasan kaç yazar, gözlerini görmesen kaç yazar elleri kalbinin derinlerini ısıtırken hâlâ !
- Bir insanın tenine bir kez dokunmak büyülüdür sebastian , sesini durarken aynı zamanda görmek ve dokunmak çok farklıdır . Yaz bunu bir kenara lazım olacak daha sonra.
Ne şehirler yaktım , geçmedi dinmedi acım. Önce memleketimden başladım üstelik. Olmadı geçmedi izleri. Onu ilk gördüğüm yeri yaktım önce , uzun uzun baktığı. Tanımak için gözlerini kıstığı yerden. Ben adım atana kadar kalkmadığı , gördüğümde çantamı düşürdüğüm o kapıdan başladım. Gene yaptım . Kapıya kadar gidip çantamı fırlattım. Ama nereye. Suratını gördüğüm yere ! Yaktım. Sonra caddeyi ateşe verdim . En son mektubu kaldı elime. Gelmeyen mektupları ızdırabını arttırırmış sevdaların.
-Sevda mı dedi biri ? Kim o ? Kapının arkasından bu yasaklı kelimeyi söyleyen de kim ?!
Güzebakanım , sevdiğim hercai menekşe. Ben kendimi bildim bileli peşindeyim fütursuzca , o da kaçan kovalanır misali saklanıyor başka hayatların başka odalarına. Unuttuğu bir şeyler var , kürkçü dükkanıyla hint kumaşı çok ayrı şeylerdir kaptan. Kaçabildiğin yere kadar kaç , gidebileceğin her yeri biliyorum. Fakat oyun bu , kuralına göre oynamak lazım. Deli rolü yapmakmış benimkisi , güldürme beni hercai. Saklandığın yerden dinliyorsun. Biliyorum. Beni benden iyi takip ettiğinin de farkındayım ama şunu sakın unutma birini kaybetmek için ilk önce ona sahip olmak gerekir. Oysa ben sana sahip olmak istemedim , kaybedilmedin . Kayboldun. Bu farkı sakın unutma.
Feraşelenen güzebakanların şerefine, mutluluk kıdemli ve kadim bir iştir.
Malkara / Tekirdağ.
04.07.10 / 04.30
-gece yağmuru.