N-B

2010
04.05

N-B çatışması ortasında kalmış bir çocuk misali sevdim seni.
Harfler ölüyor M uğruna , alfabe can pazarı. Öyle ki sevgilim , alfabemin en eş(ses)siz tekrarı sen , bir köşede durmuş  haykırıyorsun.
İnadına çenber , inadına çarşanba !

M de bir aşk N de öyle.
Önemli olan uğruna ölmek değil , yaşamaktır aşk’ın.
Yaşa(t)mak.

30.03.10
- H- , gözdemirbilek.

Bir İhanete Gebeyim

2010
03.26

Kendimi bildim bileli bir acıya gebeyim.
Bir ihanet’i sevdim . Acı’yı canla başla uğraşmayı sevdim . Müptelâ oldum acısına , müptezel aşkın hissi ve öylesine kaybetmişti ki kendimi kaybetmekte zorlanır olmuştum.

Bir ihanet sevdim ,  kocaman bir düştü , düştü parçan kırıldı canım . Can kırıklarım ayağına battı ihanet’in. Apar topar bir özür diledim. Kanı aktı , içime süzüldü , kana karıştı , yardan düştü.
İçime kelebekler üşüştü.
Bir ihanet sevdim , uzak memleketteydi oysa. Hatta kokusunu dahi duymadığım bir ihanetin konusunu tasarladım günlerce kafamda. Parfüm bildim , esansına biraz hüzün kattım ekselanslarının . Yalnız gecelerde sıktım üzerime , bende her gece yalnızlık bende her gece sarmaş dolaş sev’işme. Sanatından belli ruh ile ,  zamanla koku üzerime sindi.

Bir ihanet sevdim , bir ihanetten gebeyim artık yazmıştım son mektubumda o’na. “Ne kadar güzel” demişti. “İstediğin bu değil miydi. Al sana benden bir parça!”
Haberin olsun diye yazıyorum bu mektubu . Ben bir ihanet tohumuna değil bir ihanet’e hamileyim. Fark kocaman , fark büyük , fark ince espri , fark yüksek dozda alerji. Anlayamazsın demek istediğimi .
Anlaman zor , kime ne yalanlar söyledim.
Söyledikçe karnım uzadı .
Pinokyo gebe kaldı , tahta kurularından çok korkardım oysa.

Bir ihanete gebeyim.
Çok sevdim dedim ,çok sevdim elbet yalan değil. Unutmak mesele değil , mesela olan silmek
tamamıyla . Sen kapağı kapatılmış , henüz yayınlanmamış , çatı arasına saklanmış kalın kaplı defter. Sen öyle bir deftersin ki , kapağı kapatılmış olmasına rağmen yazmıyor noktanın bittiği yerde “Son” diye. Çıkartıp yazmaya niyetim yok , mürekkep dolusunca akıttım zaten seni. Ağır bir roman yazdım deftere , tek ağırlığı kocaman bir ihanet zinciri.

Bir ihanete gebeydim ki ,
Gece yarısı hicivle uyanıp bir bardak mutluluğu boca ettim başımdan aşağı. Aşk aşerdim sanırım bilhassa. Sen başka kadınların koynunda deli gibi özlerken beni,  her tende beni aramaya devam ederken ben sadece yetindim kokunu boca edip uyumakla.
“Nasıl bir fırtına kopardıysa yüreğim , sahipsizdir bu şehir. Ben adını heceledim , söylenecek tek kelimeydin ki ben yanlış şehir seçtim” demişsin bilmem kaçıncı yalan seferinin hangi aşk’ın arasında. Köhne , boş , ıssız belki de satılık bir arsayım.
Satılırken “Karım’a elverişsiz” diyecekler. Alan olmasın beni , topraklarım zehirli.

Ve bir acıya müptelayım.
Aradan bir yıl geçti . Doğum günün kutladım bir yanılgının geçen gün. Hani demiştin ya “evlen bir gün ama benim kalacaksın” bak ben unutmadım.

Sana neler yapmışlar böyle .
İsmin geçti geçen gün nerede dedim göçtü dediler hakkında.
Hayret , sen ve göçmek ne büyük bir felaket.

Bilmeni isterim ihanet tohumuna lüzum yok , ihanet diyorum bak. Seni kusuyorum günlerdir , biraz da baş ağrım var. Ha bir de durmadan acıya aşeriyorum.
Merak etme ben teşhisi koydum sana gebeyim.

Sen benim 9 ay 10 günüm , kalbimde kocaman bir bebek büyüttüm. Fakat öyle bir sevgi ki , doğuma saniyeler kala göbek kordonunla intihar ettin.

Ah ne yazık bile diyemedim adına.

İyi ki doğmamışsın derim , bir kahin kesesinde büyüyüp rahim kesesinde öldün.
Ağır demiştim romanım , bu da bi’ parçası.

Gönderilmeyen mektuplar , 9.

gözdemirbilek ,
24.03.10/22.37

Ya’seli.

2010
03.21

YA’SELİ.

Bir balonun içine hapsolmuş hava kabartısıydı çocuk gülücüğü , binlerce insan balonlarını serbest bıraktığından ve yükseldikçe basınçsal etkiyle balondu patlayan ardından çocuk gülücüğüydü gerçek hayata karışan. Belki bilinmez kuytu köşelerde hala saklı 2 nefes yeterliğinde aşkla , şehvetle şişirilmiş bir balon vardı. Nicedir ki balonlara sevgimden şişirip söndürmeye kıyamadığım anlar. Ve yine nicedir bi’ o kadar söndürülmüş çocuk tebessümü .

Bir tebeşir , düz bir yer. Çiziliyor ardı ardına kareler. Belki beton , belki de yol ortası. Üzerine sayılar iliştiriliyor . Kim hangi basamağındaysa hayatın ona taş atıyor . Ona basmadan atlayıp geçiyor , sonra geri dönüyor ve gene basmadan. Yaşam da böyle değil miydi zaten.? Hangi yaşa gelirsek gelelim ya atlayıp büyümek istedik ya geri dönmek bir yerlere . Fakat oyun kadar şanslı değiliz bizler geri dönüşler yerine kademe atladık üçer beşer. Atladığın o basamaktım senin.

Bir çocuk , bir bez . Bağlanıyor o bez ile gözler. Gözleri kapalı insan arıyor , mutluluk arıyor ebe. Belki düşe kalka belki koşarak daimi. Oysa görmezden geldiği öyle mutluluk var ki , gönünü önünde hemen. Gene de arar durur , adı bu ya “kör ebe!” . Gözüne bağlanmış ufak bez parçasıydım , gözünün önünde.

“Doksan sekiz , doksan dokuz, yüz ! Önüm arkam sağım solum saklanmayan ebedir!” Bu sefer ebe sen değilsin  ,bir başkası. Saklanıyorsun soyutluyorsun kendini , hep bir acıdan kaçış hep bir ebe olma korkusu çökmüş üzerine. Bilmiyorsun belki o zaman ebenin ne olduğunu gerçekte. Ve küfrü yemeye korkuyorsun bir çocuk saflığında alel acele , oysa korkun gidercesine ecele. Sen öylesine garip , sen öylesine ihtiras. Üstelik o kadar içten ediyorken bazı küfürleri her gece. Her gece ettiğin küfrün gizli öznesine yerleştirilmiş kocaman bir yalandım ben.

Şimdiki durağımız bir ip bir kafes. “Bir iki ormandaki tilki!”den almışsın hazzı , almışsın korkuyu. Var gücünle kurallı biçimde zıplıyorsun. Bir küçük zıplayış hazırlık , bir büyük ipe takılmamak adına .İki ayağının arasında kalıyor bazen ip , bazen saliselik farkla geç kaldığında sertçe ayağına çarpıyor ve düşürüyor seni. Kime ne ! Kimsenin umurunda değil. Karşındaki “hep bana” anlayışında olduğu için elini uzatıyor haşince , “bir hasar  var mı ?” sorusu bile gaddarca. Yeni düşmüş insana sorulacak soru mu bu ? Sendeki tavır apayrıdır . Güçlü olmaya çalışırsın , surat beş karış “iyi gibiyim” dersin güçlükle gene. İpi eline uzatırlar , acına aldırmazca “hadi hadi , geçer . bir şey olduğu yok hem , mızıkçılığın da alemi yok değil mi ? ” Mızıkçılık ha ben ha ! Tutuyorsun ipi , sallıyorsun ihanete dökülmüyor sendeki yakalama noktasını bildiğin halde. İnsanların gönlü olsun diye sarmadığın saramadığın yaraydım ben.

2 bardak kuma , yarım bardak su. “Olmadı çok kuru tutmuyor!” .  2 bardak kuma bir buçuk bardak su. “Olmadı çamur oldu tutmuyor!”. Kumdan pasta yapıp üzerine otlardan mum dilir. Üflenecek birkaç ot başka bir dinin başka bir adetidir , önemi yok. Kumdan kaleler inşa edilir , ruhlar ifşa olurken. Septik birkaç düşüncenin enerjisini bir deniz dalgası alıp götürmüş . Beyle ! Bayanlar! Kısa emeğin kârı yokmuş öyleyse. Adeta anlık kurulmuş büyük imparatorlukların yıkılışları da yapılışları gibi anlık. Bir deniz dalgası yıkıyor tüm imparatorluğu , oysa ben baş kalenin üstüne yerleştirdiğin deniz kabuğuydum.

“Hoop güm!” ile  demokrasi sağlanırdı. Bilinçsizce azınlık toplumun habercisiydi bu oyun. Birisi eninde sonunda farklı kalırdı diğer toplumlardan. Diğer toplumlar ise aynı olmanın verdiği gururun altında gözetleyerek aynı olmanın yanılgısının yattığının farkındaydı. Böyle seçilirdi oyunun başı belalısı. fark etmeden baskı kurulan azınlık toplumdum içindeki.

Anlattım durdum , her notun sonuna kendimi koydum. Sormazlar mı adama sen kimsin diye ?
Tanımıyorsun belki, tanıştırayım.
Ben yıllardır yaşanmamış çocukluğun.

16:47
21.mart.10


-->