YA’SELİ.
Bir balonun içine hapsolmuş hava kabartısıydı çocuk gülücüğü , binlerce insan balonlarını serbest bıraktığından ve yükseldikçe basınçsal etkiyle balondu patlayan ardından çocuk gülücüğüydü gerçek hayata karışan. Belki bilinmez kuytu köşelerde hala saklı 2 nefes yeterliğinde aşkla , şehvetle şişirilmiş bir balon vardı. Nicedir ki balonlara sevgimden şişirip söndürmeye kıyamadığım anlar. Ve yine nicedir bi’ o kadar söndürülmüş çocuk tebessümü .
Bir tebeşir , düz bir yer. Çiziliyor ardı ardına kareler. Belki beton , belki de yol ortası. Üzerine sayılar iliştiriliyor . Kim hangi basamağındaysa hayatın ona taş atıyor . Ona basmadan atlayıp geçiyor , sonra geri dönüyor ve gene basmadan. Yaşam da böyle değil miydi zaten.? Hangi yaşa gelirsek gelelim ya atlayıp büyümek istedik ya geri dönmek bir yerlere . Fakat oyun kadar şanslı değiliz bizler geri dönüşler yerine kademe atladık üçer beşer. Atladığın o basamaktım senin.
Bir çocuk , bir bez . Bağlanıyor o bez ile gözler. Gözleri kapalı insan arıyor , mutluluk arıyor ebe. Belki düşe kalka belki koşarak daimi. Oysa görmezden geldiği öyle mutluluk var ki , gönünü önünde hemen. Gene de arar durur , adı bu ya “kör ebe!” . Gözüne bağlanmış ufak bez parçasıydım , gözünün önünde.
“Doksan sekiz , doksan dokuz, yüz ! Önüm arkam sağım solum saklanmayan ebedir!” Bu sefer ebe sen değilsin ,bir başkası. Saklanıyorsun soyutluyorsun kendini , hep bir acıdan kaçış hep bir ebe olma korkusu çökmüş üzerine. Bilmiyorsun belki o zaman ebenin ne olduğunu gerçekte. Ve küfrü yemeye korkuyorsun bir çocuk saflığında alel acele , oysa korkun gidercesine ecele. Sen öylesine garip , sen öylesine ihtiras. Üstelik o kadar içten ediyorken bazı küfürleri her gece. Her gece ettiğin küfrün gizli öznesine yerleştirilmiş kocaman bir yalandım ben.
Şimdiki durağımız bir ip bir kafes. “Bir iki ormandaki tilki!”den almışsın hazzı , almışsın korkuyu. Var gücünle kurallı biçimde zıplıyorsun. Bir küçük zıplayış hazırlık , bir büyük ipe takılmamak adına .İki ayağının arasında kalıyor bazen ip , bazen saliselik farkla geç kaldığında sertçe ayağına çarpıyor ve düşürüyor seni. Kime ne ! Kimsenin umurunda değil. Karşındaki “hep bana” anlayışında olduğu için elini uzatıyor haşince , “bir hasar var mı ?” sorusu bile gaddarca. Yeni düşmüş insana sorulacak soru mu bu ? Sendeki tavır apayrıdır . Güçlü olmaya çalışırsın , surat beş karış “iyi gibiyim” dersin güçlükle gene. İpi eline uzatırlar , acına aldırmazca “hadi hadi , geçer . bir şey olduğu yok hem , mızıkçılığın da alemi yok değil mi ? ” Mızıkçılık ha ben ha ! Tutuyorsun ipi , sallıyorsun ihanete dökülmüyor sendeki yakalama noktasını bildiğin halde. İnsanların gönlü olsun diye sarmadığın saramadığın yaraydım ben.
2 bardak kuma , yarım bardak su. “Olmadı çok kuru tutmuyor!” . 2 bardak kuma bir buçuk bardak su. “Olmadı çamur oldu tutmuyor!”. Kumdan pasta yapıp üzerine otlardan mum dilir. Üflenecek birkaç ot başka bir dinin başka bir adetidir , önemi yok. Kumdan kaleler inşa edilir , ruhlar ifşa olurken. Septik birkaç düşüncenin enerjisini bir deniz dalgası alıp götürmüş . Beyle ! Bayanlar! Kısa emeğin kârı yokmuş öyleyse. Adeta anlık kurulmuş büyük imparatorlukların yıkılışları da yapılışları gibi anlık. Bir deniz dalgası yıkıyor tüm imparatorluğu , oysa ben baş kalenin üstüne yerleştirdiğin deniz kabuğuydum.
“Hoop güm!” ile demokrasi sağlanırdı. Bilinçsizce azınlık toplumun habercisiydi bu oyun. Birisi eninde sonunda farklı kalırdı diğer toplumlardan. Diğer toplumlar ise aynı olmanın verdiği gururun altında gözetleyerek aynı olmanın yanılgısının yattığının farkındaydı. Böyle seçilirdi oyunun başı belalısı. fark etmeden baskı kurulan azınlık toplumdum içindeki.
Anlattım durdum , her notun sonuna kendimi koydum. Sormazlar mı adama sen kimsin diye ?
Tanımıyorsun belki, tanıştırayım.
Ben yıllardır yaşanmamış çocukluğun.
16:47
21.mart.10